Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.
"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin.
Demeyeceksin işte.
Yaşarsın çünkü.
Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.
Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.
Ve zaten genellikle o daha az sever seni,
Senin O'nu sevdiğinden.
Çok sevmezsen, çok acımazsın.
Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.
Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...
Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.
Senin değillermiş gibi davranacaksın.
Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.
Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.
Çok eşyan olmayacak mesela evinde.
Paldır küldür yürüyebileceksin.
İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,
Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.
Gökyüzünü sahipleneceksin,
Güneşi, ayı, yıldızları...
Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.
"O benim..." diyeceksin.
Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin...
Mesela gökkuşağı senin olacak.
İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.
Mesela turuncuya, ya da pembeye.
Ya da cennete ait olacaksın.
Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yaşayacaksın.
Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat.
İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak…
CAN YÜCEL
Yaşamak değil, bu telaş öldürecek" dediği gibi şairin
o telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgarlara taratmaya saçlarımızı
sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz...
Gözümüz saatte söyleştik hep
koşuşur gibi seviştik
yarışır gibi çalıştık
Hep yetişecek bir yerler vardı
aranacak adamlar, yapılacak işler
Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin terine bulaştı
başkalarının hayatı, bizimkini aştı.
Kör karanlıkta çalar saat yerine
kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu
veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hababam erteledik.
20'li yaşlardayken 30'lara kurduk saatin alarmını
30'larımızda 40'lara belki sonra 50'lere...
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat
kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size
artık uyku girmez oluyor gizlerinize...
Doyasıya söyleşmek
telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda
söyleyecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda...
Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz
vakti gelip sandıktan çıkardığınızda
bir de bakıyorsunuz ki
tedavülden kalkmış...
can dündar
(Biliyorsunuz, kadınların zalim bir sözü vardır: "I wouldn't marry you even if you were the last man left on earth"...
Dünyada kalan son erkek bile olsan, yine de seninle evlenmem...)
I always wanted to be the last guy on Earth, just to see if all those women were lying to me. -- Ronnie Shakes
Hep dünyada kalan son erkek olmak istemişimdir; acaba bütün bu kadınlar bana yalan mı söylüyorlardı, görebilmek için...
Brigands demand your money or your life; women require both. -- Samuel Butler
ÇEVİRİSİ: Yolkesen eşkiya ya paranı ya canını alır; kadınlar her ikisini de ister...
Ambrose Bierce Diyor ki:
Would that we could fall into her arms without falling into her hands.
Ah, kollarına düşmenin bir yolunu bulabilsek -- ellerine düşmeden !!!
Çok zalim, çoook zalim bir söz:
Her başarılı erkeğin arkasında, buna çok şaşıran bir kadın vardır!..
zehni - 25. Dec, 13:49
Kaderimin içine bir kandil gibi sarkmışım
irkili kalmışım, alın yazında ellerim
senden öte ip görünüyor bana
ilmek ilmek
ya hamal olacağım
ya idam sonunda
Hazım Zeyrek
zehni - 14. Dec, 14:50
- Allah var mı?..
Baba Erenler:
- Elbette var, demiş, seksen yıldır boğuşuyoruz, hep O’nun dediği oluyor...
*
Bektaşi bir yoksul köyden geçiyormuş, görmüş ki insanlar aç çıplak, güttükleri koyunlar kürklü tüylü...
Başını yukarıya doğru kaldırıp ellerini açmış:
- Bre Allahım, demiş, koyunların yerine şu çıplakları giydirseydin ya...
*
Bektaşi borçlanmış, çaresiz kalınca camiye gitmiş...
- Bana bak, demiş, ilk kez evine geliyorum, borcumu ödeyecek kadar para ver, bir daha uğramam; bu çevremdekiler gibi günde beş kez gelip seni taciz etmem...
*
Bektaşi’ye sormuşlar:
- Dünya neden böyle inişli yokuşlu, taşlı sarplı, kayalı uçurumlu...
Bektaşi:
- Ulan, demiş, altı günde yaratılan dünya işte bu kadar olur...
*
Avcı Sultan Mehmet bir gün ava çıkarken yolda Bektaşi’ye rastlamış; ama, o gün şansı yaver gitmemiş, hiçbir şey vuramayınca öfkelenmiş; akşama döndüğünde burnundan soluyarak:
- Uğursuzluk Bektaşi’de, demiş, yakalayıp kellesini vurun...
Bektaşi’yi yakalayıp huzura çıkarmışlar, icabına bakacaklar...
Bektaşi, Sultan Mehmet’e demiş ki:
- Padişahım, sen beni gördüğün için bir keklik bile vuramadın, ben seni gördüğüm için kellem gidiyor; söyle bakalım uğursuzluk hangimizde?.. Sende mi, bende mi?..
Padişah gülüp Bektaşi’yi bağışlamış...
*
Bir mecliste Kuran’dan söz açılmış, kelâmullahın (Allah’ın sözü) güzelliği övülüyormuş, içlerinden biri demiş ki:
- Kelâmullah bu kadar güzeldir de acaba hattullah (Allah’ın yazısı) nasıldır?..
Toplantıda bulunan Bektaşi soruyu yanıtlamış:
- Çok kötüdür..
Merak etmişler:
- Baba Efendi nereden bildin?..
Bektaşi:
- Alnımın kara yazısından...
*
Çeşitli tarikatlardan müritler konuşuyorlarmış:
Mevlevi:
- Bizim şeyhimiz Mevlana güneş gibidir...
Nakşi:
- Bizimki nur gibidir...
Rufai:
- Bizimki yıldız gibidir...
Kadiri:
- Bizimki ay gibidir...
Bektaşi susuyormuş, merak etmişler:
- Ya sizinki Erenler?..
Baba Erenler bakmış ki olmayacak...
- Vallahi, demiş, bizimki de bulut gibidir...
zehni - 9. Dec, 11:22
Günümüzün Kurbanı: İnsan...
Aztekler insan kurban ederlerdi.
Tanrıların “kendine kurban alarak geri kalanları bağışlaması için” bakire kızları seçerek sunak üzerinde kurban ederlerdi.
Kurban geleneğinin temeli Tanrı korkusudur.
Kurban edenler de Tanrı’nın bu kurbanı kabul ederek kendilerini bağışlayacağını umarlar.
Ama günümüzün asıl kurbanı “İNSAN”dır.
Günümüzün dini de ‘PARA’dır.
Günümüzün tapınakları “ALIŞVERİŞ MERKEZLERİ”dir.
“ALIŞVERİŞ” de günümüzün ibadetidir.
Ekonomik kriz gene insanı kurban ediyor.
İşten çıkarmalar, işsizlik.
Ne sürede düzeleceği bilinmeyen küresel kaos.
Çalışanların işten çıkarılma korkusu.
İnsanların korkudan duralaması.
Aztekler bir kaç genç kızı kurban ediyorlardı.
“İlkel toplum” sayılmalarının bir nedeni de budur.
Ya günümüzün toplumlarına ne demek gerekiyor?
Modern mi, postmodern mi?
Ya da ilkelden daha ilkel mi?
Paravanı küreselleşme olan kapitalizm bütün insanları kurban ediyor.
Bakınız nasıl ?
***
Çocuklarımız kurban edilmektedir.
Onlar artık alışveriş dünyasının kurbanlarıdır.
Yedikleri, içtikleri, giydikleri, oynadıkları, eğlendikleri her şey “PAZAR EKONOMİSİ” tarafından belirlenmektedir.
Fast-food beslenme, kolalı ve gazlı içecekler, marka giysiler, elektronik oyuncaklar, günü geçirme eğlenceleri, her şey, her şey bu alanda kâr sağlayan şirketlerin yönlendirmeleriyle biçimlenmektedir.
***
Gençlerimiz kurban edilmektedir.
Bütün sosyal değerler tepetaklak edilmiştir.
Gençlerimiz ne olduklarıyla değil, nasıl göründükleriyle ilgilendirilmektedir.
Nasıl görüneceklerine de moda şablonlar karar vermektedir.
Bilgisayar ve internet kültürü eğlenmeye ve zaman geçirmeye hizmet etmektedir.
Yaşamlarını sorgulamaları engellenmektedir.
Sorumluluk duyguları yok edilmektedir.
Hedef seçmeleri şaşırtılmaktadır.
Gelecek umutları karartılmaktadır.
Gençlerimiz böyle kurban edilmektedir.
***
Kadınlar kendi bedenlerinden nefret ettirilmektedir.
Kadınların saçları, gözleri, yüzleri, tenleri, bedenleri birer endüstri nesnesi olmuştur.
Boyalar, kokular, cilt taşlamalar, yosun banyoları onları esir almaktadır.
Bunları önemsemeyenler, yapmayanlar kendinden nefret ettirilmekte, kendini aforoz etmeye zorlanmaktadır.
Anoreksi, sıfır beden günümüzün en değerli modeli olmaktadır.
Kadınlar artık gönüllü kurbanlardır.
***
Ve erkekler her zamanki kurbanlardır.
Onlar da kendilerine kurban edilmişlerdir.
Kimisi güçlü olma adına kurban edilmektedir.
Kimisi sorumluluklarıyla kurban edilmektedir.
Kimisi erkekliğinin kurbanıdır.
***
Günümüzün kurbanı: “İNSAN”...
erdalatak@gmail.com
zehni - 9. Dec, 11:21